Evren karşısındaki, kendiliğinden tavrım ne olurdu
Herhalde çok karanlık bir tavır olurdu.
Birinci tez olarak tam bir boşunalığı ve yararsızlığı öne sürüyorum:
Temelde hiçbir şey” var.
Kelimeyi gerçek anlamında kullanıyorum.
Sonuçta yitip giden nesnelerin kırıntıları gibi.
Evrene bakın, büyük bir boşluk.
Ama sonra şeyler nasıl ortaya çıkıyor?
Burada kuantum fiziğine kendiliğinden bir sempati duyuyorum.
Evrenin pozitif yüklü bir boşluk olduğu fikri hakim.
Ama sonra bazı şeyler ortaya çıkıyor ve boşluğun dengeleri bozuluyor.
Bu fikir benim çok hoşuma gider…
Var olanın sadece ”hiçbir şey” olmadığı,
orada bazı şeylerin olduğu gerçeği.
Bu da bir şeylerin korkunç biçimde ters gittiği anlamına geliyor.
Yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik,
kozmik felaket olduğunu ve şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz.
Hatta ben daha da ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun
hatayı üzerimize alıp sonuna kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum.
Buna bir de isim bulmuşuz.
“Sevgi” diyoruz.
Sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
Dünyayı seviyorum” veya “Evrensel sevgi” gibisinden...
kavramlardan oldum olası iğrenmişimdir.
Ben dünyayı sevmiyorum.
Dünyadan nefret ediyorum” ile “Dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim.
Ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret.
Çok aptalca.
Bu var ve ben onu umursamıyorum.
Benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem
Sevgi ”Hepinizi seviyorum” demek değil.
Sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor
ki burada yine o dengesizlik yapısı var.
Bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa
diyorum ki “Seni her şeyden çok seviyorum”.
Bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür.
Bugünkü durumun tuhaflığını düşünün.
Bundan 30-40 yıl önce hâlâ geleceğin ne olacağını tartışıyorduk;
komünist mi, faşist mi, kapitalist mi, her neyse.
Bugünse artık bunu tartışan yok.
Hepimiz sessizce küresel kapitalizmin kalıcı olduğunu kabullendik.
Öte yandan, kozmik felaketler
bizde bir saplantı halini aldı
Yeryüzündeki yaşamın bir virüs ya da
dünyaya çarpacak bir asteroit yüzünden bütünüyle sona ereceğinden korkuyoruz.
Asıl paradoks şu ki yeryüzündeki yaşamın nasıl son bulacağını hayalimizde canlandırmak,
Kapitalizmin mütevazı bir kökten değişim geçireceğini
hayalimizde canlandırmaktan çok kolay
Bu da "Ütopya"yı yeniden icat etmemiz anlamına geliyor.
Ama hangi anlamda? Ütopya”nın iki sahte anlamı var.
Birincisi, ideal bir toplum hayal etme kavramı ki bunun asla gerçekleşmeyeceğini biliyoruz.
Diğeriyse, yeni ve sapık arzularla kendini bulan kapitalist ütopya ki
bu arzuları doyurmanıza izin vermekle kalmıyor sizden onları doyurmanızı adeta rica ediyor.
Gerçek ”Ütopya” ise, durum meselesiz olduğunda;
Olası ölümün koordinatları dahilinde çözümlenebilmesinin bir yolu bulunmadığında ortaya çıkar.
Saf bir hayatta kalma güdüsünden yola çıkarak yeni bir mekan icat etmek zorundasınız.
Ütopya” özgür bir imgeleme değildir.
Ütopya” en içten gelen bir zorunluluk meselesidir.
Onu tek çıkış yolu olarak hayal etmek zorunda kalırsınız ve bugün ihtiyacımız olan da budur.
Umarım çok uzun konuşmamışımdır.
Sabrınız için hepinize teşekkürler.
Niçin alkışlıyorum biliyor musunuz?
Eski belgesel filmlerde bir faşist ve bir Stalinist lider arasında büyük bir fark görürsünüz.
Alkışlanan bir faşist lider, bunu kabul etmekle yetinir.
Stalinist lider ise, kendi de alkışlar.
Bunun anlamı şudur: “Alkış sadece bana değil. Burada hepimiz tarihe hizmet ediyoruz.”
Herhalde çok karanlık bir tavır olurdu.
Birinci tez olarak tam bir boşunalığı ve yararsızlığı öne sürüyorum:
Temelde hiçbir şey” var.
Kelimeyi gerçek anlamında kullanıyorum.
Sonuçta yitip giden nesnelerin kırıntıları gibi.
Evrene bakın, büyük bir boşluk.
Ama sonra şeyler nasıl ortaya çıkıyor?
Burada kuantum fiziğine kendiliğinden bir sempati duyuyorum.
Evrenin pozitif yüklü bir boşluk olduğu fikri hakim.
Ama sonra bazı şeyler ortaya çıkıyor ve boşluğun dengeleri bozuluyor.
Bu fikir benim çok hoşuma gider…
Var olanın sadece ”hiçbir şey” olmadığı,
orada bazı şeylerin olduğu gerçeği.
Bu da bir şeylerin korkunç biçimde ters gittiği anlamına geliyor.
Yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik,
kozmik felaket olduğunu ve şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz.
Hatta ben daha da ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun
hatayı üzerimize alıp sonuna kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum.
Buna bir de isim bulmuşuz.
“Sevgi” diyoruz.
Sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi?
Dünyayı seviyorum” veya “Evrensel sevgi” gibisinden...
kavramlardan oldum olası iğrenmişimdir.
Ben dünyayı sevmiyorum.
Dünyadan nefret ediyorum” ile “Dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim.
Ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret.
Çok aptalca.
Bu var ve ben onu umursamıyorum.
Benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem
Sevgi ”Hepinizi seviyorum” demek değil.
Sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor
ki burada yine o dengesizlik yapısı var.
Bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa
diyorum ki “Seni her şeyden çok seviyorum”.
Bu gayet resmî manada, sevgi kötülüktür.
Bugünkü durumun tuhaflığını düşünün.
Bundan 30-40 yıl önce hâlâ geleceğin ne olacağını tartışıyorduk;
komünist mi, faşist mi, kapitalist mi, her neyse.
Bugünse artık bunu tartışan yok.
Hepimiz sessizce küresel kapitalizmin kalıcı olduğunu kabullendik.
Öte yandan, kozmik felaketler
bizde bir saplantı halini aldı
Yeryüzündeki yaşamın bir virüs ya da
dünyaya çarpacak bir asteroit yüzünden bütünüyle sona ereceğinden korkuyoruz.
Asıl paradoks şu ki yeryüzündeki yaşamın nasıl son bulacağını hayalimizde canlandırmak,
Kapitalizmin mütevazı bir kökten değişim geçireceğini
hayalimizde canlandırmaktan çok kolay
Bu da "Ütopya"yı yeniden icat etmemiz anlamına geliyor.
Ama hangi anlamda? Ütopya”nın iki sahte anlamı var.
Birincisi, ideal bir toplum hayal etme kavramı ki bunun asla gerçekleşmeyeceğini biliyoruz.
Diğeriyse, yeni ve sapık arzularla kendini bulan kapitalist ütopya ki
bu arzuları doyurmanıza izin vermekle kalmıyor sizden onları doyurmanızı adeta rica ediyor.
Gerçek ”Ütopya” ise, durum meselesiz olduğunda;
Olası ölümün koordinatları dahilinde çözümlenebilmesinin bir yolu bulunmadığında ortaya çıkar.
Saf bir hayatta kalma güdüsünden yola çıkarak yeni bir mekan icat etmek zorundasınız.
Ütopya” özgür bir imgeleme değildir.
Ütopya” en içten gelen bir zorunluluk meselesidir.
Onu tek çıkış yolu olarak hayal etmek zorunda kalırsınız ve bugün ihtiyacımız olan da budur.
Umarım çok uzun konuşmamışımdır.
Sabrınız için hepinize teşekkürler.
Niçin alkışlıyorum biliyor musunuz?
Eski belgesel filmlerde bir faşist ve bir Stalinist lider arasında büyük bir fark görürsünüz.
Alkışlanan bir faşist lider, bunu kabul etmekle yetinir.
Stalinist lider ise, kendi de alkışlar.
Bunun anlamı şudur: “Alkış sadece bana değil. Burada hepimiz tarihe hizmet ediyoruz.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder